1500 Metre Rakımda Ne Yetişir? Bir Genç Yetişkinin Doğayla Hesaplaşması
Bir Sabahın Başlangıcı: Yükseklerdeki Sessizlik
Sabahın ilk ışıkları, Kayseri’nin yüksek rakımlı dağ köylerinden birinde, yüzümde soğuk bir rüzgarla buluşuyor. Çehremdeki tüm kasveti, o sabahın huzurlu ve temiz havası alıp götürse de, içimde bir şeyler eksik gibi. Gecenin yorgunluğu, dağların derin sessizliği içinde kaybolmuş. Birkaç gündür bu yüksekliklerdeyim; 1500 metrede, herkesin bana garip bir şekilde bakıp, burada ne işim olduğunu sormadığı, fakat benim kendi içimde kaybolduğum, huzuru ve aynı zamanda hayal kırıklıklarını bir arada yaşadığım bir dünyada.
Burada, bu yükseklikte, doğanın sınırlarını hissediyorum. Kayseri’nin soğuk sabahında, her şey bir başka şekil alıyor. Yüksek rakımlar, topraklarının ne yetiştireceğini ne de neyi yetiştiremediğini anlatan bir sınav gibi. Fakat bu sabah, bana ilginç bir şekilde yaşam hakkında bir şeyler anlatmaya karar verdim.
Dağlara Karşı Durmak: Umut ve Hayal Kırıklığı
1500 metre rakımda, buranın yerlisi değilim. Kayseri’nin sıradan bir genci olarak buralara, doğayla bir hesaplaşma yapmak için geldim. İnsan hayatında bazen bazen o kadar çok hayal kurarsın ki, o hayallerin senin için ne kadar ulaşılabilir olduğunu fark edemezsin. Aynı şekilde, dağlarda hayatta kalmayı isteyen bir insan gibi, burada ne yetişebileceğini bile bilmeden bir tarım hayali kurmuştum.
Çok geçmeden, bu yükseklerde yalnız olmadığımı fark ettim. Etrafımdaki sert, kayalık zemin, her adımımı biraz daha zorlaştırırken, aynı zamanda etrafıma bakıp, orada nelerin yetişebileceğine dair sürekli bir soruyla baş başa kaldım. Zihnimde binlerce düşünce, taşların arasındaki çiçekleri bile gözlerimden kaçırmıyordu. Ama gel gör ki, bu yükseklikte ne yetiştireceğini sormak, çok daha büyük bir sorunun cevabını aramak gibi bir şeydi.
Bazı yerlerde yalnızca buğday, arpa, fasulye gibi dayanıklı tarım ürünlerinin yetiştiğini öğrendim. Ama çilek, domates gibi meyve ve sebzeler, burada yeterince verimli olamıyordu. Tıpkı ben gibi… Hani şu her şeyin mümkün olduğunu düşleyen, fakat tam da o anda hayal kırıklığının kokusunu içine çeken insanlar gibi. Her şeyin belli bir sınırı varmış gibi. Burada, bu rakımda, bazı şeylerin ne kadar hayal edersek edelim, gerçeği olamayacağını fark ettim.
Doğanın Kanunları ve Benim Hesaplaşmam
Burada yaşamın her yönü bir mücadele. Ama bu mücadele, bazen sadece doğayla değil, kendi içindeki ikilemlerle de oluyor. Evet, 1500 metre rakımda, soğuk ve sert topraklarda, yıllar boyu süren tarım geleneğiyle baş edebilmek, insanın ruhunu bir şekilde test ediyor. Bu yerin toprakları, senin isteklerine değil, kendi doğasının kanunlarına göre şekil alıyor. Ve her şeyden önce, buradaki toprak, tıpkı hayatın ta kendisi gibi, seninle dalga geçiyor: “Burası benim sınırım,” diyor, “benim kurallarım var.”
Ve bir gün, dağların zirvesinden baktığımda, kayaların arasındaki yaşamın bana anlatmak istediklerini daha iyi anladım. Burada her şey daha sert, ama aynı zamanda bu sertliğin içinde de bir güzellik barındırıyor. Yüksek rakımlar, her ne kadar hayatta kalmak için elverişsiz gibi görünse de, burada insanların gerçekten hayatta kalabilmesi için mücadele etmek zorunda olduklarını fark ettim. Burada insan, doğanın zorluklarıyla baş etmek için daha az umut besliyor, fakat ona karşı direnebilmenin başka yollarını keşfetmeye çalışıyor.
Yükseklerdeki Yaşamın Zorlukları
İlk günlerde, sabahları işe gitmek için yola çıkarken, toprağa bakıp ne yetiştireceğini anlamaya çalışıyordum. Dağların eteklerine serpiştirilmiş küçük tarım alanları, hayal kırıklığımı daha da arttırıyordu. İnsanın, tam da bu yükseklikte neyi başarabileceğini sorgulamak, bir o kadar zorlayıcıydı.
Kayseri’nin bu yükseklikteki topraklarında, sabahları evlerin bahçelerinde açan lavantalar bile, bu bölgenin zorlu iklim koşullarına rağmen büyüyebiliyordu. Belki de bu yüzden, sabahları lavanta tarlalarının arasında yürümek bana huzur veriyordu. Birçok insana göre lavanta, sıcak iklimleri sever. Ama burada, soğuk dağ havasında bile hayatta kalabilen bu güzel çiçekler, bana bir umut kaynağıydı.
Ama aynı zamanda, akşamları soğuyan havada yalnız başıma yürürken, doğanın bu kadar sert ve koruyucu olduğunu kabul etmek, her geçen gün içimde daha da güçleniyordu. Toprakların sertliği, çoğu zaman içsel çatışmalarımın da simgesi haline geliyordu.
Günbatımında Bir Öğreti: Ne Yetişir, Ne Yetişmez?
Sonraki günlerde, dağların yükseklerinde bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. Sabaha karşı, 1500 metrede artık bambaşka bir ışık var. Her ne kadar bu yükseklikte bazı şeyler yetişmese de, burada doğanın öğrettiği derin bir bilgelik vardı. Burada, zorlukları aşmanın ve hayatı kabullenmenin farklı bir yolu vardı. Gerçekten büyüyen ve olgunlaşan bir şey varsa, o da doğayla barış içinde yaşama arzusu ve bu arzuyu taşıyan bir insanın kalbinde yeşeren umuttu.
Ve belki de bu 1500 metre, neyin yetişip neyin yetişmeyeceğine karar veren bir sınırdan çok, bu sınırla barış yaparak yaşamayı öğrenmekti. İşte bu, bana burada en önemli dersimi verdi: Her şey, doğanın akışına bırakılmalıydı.
—
Bazen hayatı olduğu gibi kabul etmek, sadece daha güçlü olmak anlamına geliyordu. Yükseklerde ve zor koşullarda yetişen bitkiler de, tıpkı insanlar gibi, doğanın şartlarına boyun eğmiş ama yine de hayatta kalmayı başarmışlardı. Burada, her şeyin olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğini öğrendim. Bu dağlarda büyüyen her şeyin, ne kadar güçlü olursa olsun, o zorlu koşullarda bir şekilde var olmayı başardığını gördüm.